Project Hail Mary
Film · 2025

Project
Hail Mary

Yönetmen Phil Lord, Christopher Miller Oyuncular Ryan Gosling

Kurtuluş, tek başına kazanılan bir zafer değil, birlikte kurulan bir evdi. Ve o el tutulmadığı sürece, hiçbir dua ulaşılamayacak kadar uzakta kalacaktı.

Önceki Yazı The Bride!
Sonraki Yazı Hamnet
Aniden açıldı önlerinde bu vahşi uçurum,
Doğanın beşiği ve belki de mezarı olan,
Ne denizin, ne karanın, ne havanın, ne de ateşin olduğu,
Hepsinin tohum halinde bir kargaşada karıştığı o sonsuz derinlik…

Uyan, Grace...

Bu Cennetten düşüş bu kez fırtınalarla değil, steril bir sessizlikle başlamıştı. Şimdi düşün... Kimse bakmıyorken; seni tanımlayacak tek bir hafıza, ismini anacak tek bir ağız yokken... Sen, o karanlıkta, sadece bir olasılıksın. Modern anlatı geleneği, özellikle bilimkurgu ve epik türlerinde, kahramanlığı sıklıkla izole edilmiş bir deha ve sarsılmaz bir bireysel irade üzerinden tanımlama eğiliminde oluyordu. Ryland Grace'in boşluğun ortasında, steril bir sessizlikle uyanışıyla başlayan bu yolculuk, ilk bakışta bu klasik "yalnız kurtarıcı" arketiplerini selamlar gibi görünse de, derinlemesine bir analiz bu yapının aslında kolektif bir zorunluluk, etik bir dayanışma ve bireysel iradenin sistem tarafından gaspı üzerine inşa edildiğini ortaya koyuyordu.

Grace gözlerini açtığında karşısında bir ekran buluyordu. Bilgisayarın ona sorduğu o basit "2+2 kaç eder?" sorusu, sadece matematiksel bir test değildi; zihnindeki yıkılmış köprüleri yeniden kurmaya çalışan soğuk bir eldi. Bu soru, basit bir aritmetik test olmanın ötesinde, rasyonel benliğin yeniden inşası için atılan ilk ontolojik adımdı. Andy Weir'in zihninden çıkıp Phil Lord ve Christopher Miller'ın kamerasından süzülen bu yolculuk; bizi mitlerin, felsefenin ve bilimin derin katmanlarına taşıyordu. Nihayetinde ise tek bir hakikat var: Kurtuluş, ancak "öteki" ile kurulan bağdaydı.

Hatırla, Grace… Bir zamanlar ismin vardı, bir yuvan, bir hikâyen... Şimdi ise sadece boşluk vardı. Grace, ismini hatırlayamadığı o ilk anlarda, sadece bir olasılıktan ibaretti. Ancak hatırlamak, her zaman bir ödül değildi. Grace hafızasını geri kazandıkça, sadece bilimsel formülleri değil, ruhuna çöken saf bir dehşet ve kapana kısılmışlık duygusunu da hatırlıyordu. Ryland Grace'in amnezisi, sadece tıbbi bir durum değil, aynı zamanda mitolojik bir arınma süreciydi. Sümer mitolojisindeki İnanna'nın yeraltı dünyasına (Kur) inişi, Grace'in gemideki ilk anlarıyla çarpıcı benzerlikler taşıyordu. İnanna, yeraltının yedi kapısından geçerken her kapıda gücünü ve kimliğini temsil eden bir eşyasını bırakmak zorundaydı. Grace de benzer şekilde, amnezi ilaçlarının etkisiyle sadece ismini değil, mesleki saygınlığını, sosyal bağlarını ve en önemlisi "korkusunu" geride bırakmıştı. Bu süreç sonunda Grace, İnanna gibi "çıplak ve alçaltılmış" bir halde uyanır; ancak bu durum onun yeniden doğuşunun zeminiydi. Amnezi, Grace'in bir kahraman gibi davranmasını sağlayan bir "placebo etkisi" yaratır; o, oraya gönüllü geldiğine inandığı sürece en verimli halindeydi. Bu epistemolojik boşluk, Stratt'ın utilitaryan planının en karanlık ama en işlevsel parçasıydı.

Çünkü bu yolculuk bir "kahramanlık tercihi" değildi. Arka planda, insanlığın hayatta kalmasını soğukkanlı bir matematik hesabına döken Eva Stratt vardı. Stratt, devletin ve mutlak gücün o en sert, en tavizsiz yüzüydü. Anlatının etik ağırlık merkezini oluşturan Eva Stratt, "en büyük iyilik için en az kötülük" ilkesini (Utilitarianism) radikal bir boyuta taşıyordu. Stratt'ın Ryland Grace'i zorla gemiye bindirmesi, modern hukuk ve etik normlarının askıya alındığı bir "istisna hali"ydi. Bu durum, Sofokles'in Philoktetes oyunundaki trajediyle paralellik gösteriyordu. Philoktetes, ayağındaki kötü kokulu bir yara yüzünden yoldaşları tarafından ıssız bir adada terk edilmiş bir okçudur; ancak bir kehanet, Truva'nın ancak onun yayıyla düşebileceğini söylediğinde, Odysseus onu geri almak için manipülasyonlara başvuruyordu. Stratt'ın Grace'e yaklaşımı, Odysseus'un Philoktetes'e yaklaşımıyla aynı kökten besleniyordu: İnsanı bir amaç değil, bir araç olarak görmek. Grace ise bu devasa çarkın arasında ezilen, bilgisi ve yeteneği rızası dışında elinden alınan bir kurbandı. Kurtuluşun tek başına mümkün olmadığı gerçeği, anlatının her hücresine sızmıştı. Grace'in uyanışı, bir "kahramanlık tercihi" değil, Eva Stratt'ın temsil ettiği mutlak devlet gücünün ve utilitaryan (faydacı) matematiğin bir sonucuydu.

Bir yanda her şeyi kontrol eden o devasa sistem, diğer yanda ise bayıltılarak, rızası çiğnenerek bir intihar gemisine hapsedilen o "araç" adam... Grace, insanlığın kurtuluşu için yakılan o kutsal ateşte, odun niyetine kazana atılmış bir emekçiydi aslında. Onun dehası, Stratt'ın elinde sadece hedefe ulaşmak için kullanılan bir yakıta dönüşmüştü. Stratt, Grace'in bilimsel dehasını ve komaya dayanıklılığını bir "ekipman" olarak yönetiyordu. Grace'in rızasının ihlal edilmesi, Stratt'ın gözünde türün hayatta kalması karşısında önemsiz bir dipnottu. Ancak bu durum, beraberinde derin bir ahlaki ikilemi getiriyordu: İnsanlığı kurtarmak için insanlığımızdan (etik değerlerimizden) vazgeçmeli miyiz? Stratt'ın başarısı, bu soruyu cevapsız bırakmasında yatıyordu. O, hapis cezasını ve toplumun nefretini göze alarak "kötü olanı" yapar ki "iyi olan" (insanlık) devam edebilsin.

Ryland Grace uyandığında, sadece bir ismi değil, tüm geçmişini geride bırakmıştı. Hafızasının enkazı altında hayatta kalan tek kişi olduğunu keşfettiğinde, zamanın hükmü bitmişti. Dünya'dan ışık yılları ötede, üç kişilik bir mürettebattan geriye kalan tek nefes onunkiydi. Soğuk bir metal yığınının içinde insanlık, unutkan bir adamın zihninde yeniden var olmaya çalışacaktı.

Bu… yalnızlık ve kopuş hâli, insanın kendini anlamlandırmak için başvurduğu anlatıları da kaçınılmaz olarak çağırıyordu… Bize hep şunu söylediler: Yalnız deha, yalnız kahraman, yalnız kurtuluş... Sanki dünya hep tek bir adamın omuzlarında taşınmış, sanki lütuf hep tek bir akıldan fışkırmış gibi. Modern dünya bize hep o antik mitleri fısıldadı; ateşi tek başına çalan Prometheus'u, dünyayı tek başına sırtlayan Atlas'ı ya da o anlamsız emeğiyle baş başa kalan Sisyphos'u anlatıp durdu.

Albert Camus'un yorumuyla, Sisyphos o taşı her seferinde tepeye çıkarırken emeğinin nesnel olarak anlamsız olduğunu, taşın her seferinde aşağı yuvarlanacağını biliyordu. Ancak Camus burada anlamı, o anlamsızlık karşısında geri adım atmayan öznenin bilincinde buluyordu; Sisyphos, bu beyhude çabayla yüzleşip devam ederek kaderine karşı zafer kazanıyordu. Grace'in durumu, Albert Camus'nün Sisyphos yorumuyla paralellik gösteriyordu; o, anlamsız görünen bir emeği, yani her seferinde aşağı yuvarlanacak olan bir taşı tepeye çıkarma görevini, bilincinin ışığıyla bir zafere dönüştürmek zorundaydı.

Grace de başlangıçta kaderine mahkûm, kendi iradesi dışında bir yükün altına konulmuş bir Sisyphos gibiydi ama atladıkları bir şey vardı: Prometheus'un trajedisi yalnız olmasından değil, tanrılar tarafından yalnız bırakılmasından, yani izole edilmesinden geliyordu. Prometheus'un trajedisi sadece tanrılar tarafından cezalandırılmasında değil, aynı zamanda bu cezayı mutlak bir yalnızlık içinde çekmesinde yatıyordu. Grace'in hikayesi, bu zorunlu kurban edilişin içinden kendi özgür iradesini yaratma çabasıydı.

Filmin bu duygusal yükünü taşıyan devasa bir teknik ekip mevcuttu. Görüntü yönetmeni Greig Fraser, Project Hail Mary'nin görsel dünyasını kurarken, bilimkurgu sinemasında nadir görülen teknik yeniliklere başvurmuştu. Filmin görsel dili, "Dünya" ve "Uzay" arasındaki ontolojik farkı vurgulamak üzere kurgulanmıştı. Fraser, geleneksel anamorfik lenslerin aksine, Alexa 65 sensörünü dikey olarak sıkıştırarak görüntüyü "yükseltmişti". Bu tercih, uzayın sonsuz derinliğini ve geminin içindeki klostrofobiyi dikey bir eksende veriyordu. Rocky ile ilk karşılaşılan tünel sahnesinde, güneş etkisini yaratmak için pixel-mapped tungsten ışıklar kullanılmıştı. Amazon'dan alınan basit bir filtreyle oluşturulan gökkuşağı parlamaları (Rainbow Highlight Filter), evrenin huşu uyandıran ölümcül doğasını simgeleyen bir motif haline gelmişti. Uzay sahnelerinde kullanılan yüksek kontrastlı magenta ve siyan tonları, yabancı gezegenlerin (Adrian, Erid) tekinsizliğini vurguluyordu. Dünya'daki flashback sahneleri geniş açılı, sıcak tonlu ve insani kırılganlığı vurgulayan el kamerası çekimleriyle verilirken; uzay sahneleri keskin kontrastlar ve parlak macenta tonlarıyla evrenin huşu uyandıran ölümcül doğasını yansıtıyordu.

Besteci Daniel Pemberton, uzayın sessizliğini bir "ses duvarı" ile doldurmak yerine, o sessizliğin içindeki yabancılığı ve merakı vurgulayan bir skor hazırlamıştı. Pemberton'ın müziği, izolasyonun melankolisi ile keşfin heyecanı arasında gidip geliyordu. Melekvari korolar; Grace'in "Lütuf" ismine ve geminin dini metaforlarına (Hail Mary) atıfta bulunuyordu. Sert yaylılar; uzayın fiziksel tehlikesini ve Astrophage'in yarattığı gerilimi temsil ediyordu. Rocky'nin konuşmaları, Pemberton tarafından bestelenmiş akor dizileriydi. Bu, müziği sadece bir fon öğesi olmaktan çıkarıp bir "karakter" haline getiriyordu.

Grace, yavaş yavaş onun bir ortaokul fen bilgisi öğretmeni ve eski bir moleküler biyolog olduğunu hatırlıyordu. Geçmişte bilim insanları Güneş'in kararmasını ve Güneş'ten Venüs'e "Petrova çizgisi" adı verilen bir kızılötesi çizginin oluşumunu gözlemlemişlerdi. Astrophage, yani Yunanca "yıldız yiyen" olarak bilinen bir mikroorganizmanın Güneş yüzeyindeki popülasyonunu katlanarak artırması sonucu oluşan bu kararma; otuz yıl içinde Dünya'nın küresel olarak felaket bir şekilde soğumasına yol açacaktı. Anlatının merkezindeki bilimsel tehdit olan Astrophage (Yıldız-yiyen), Norse mitolojisindeki Sköll ve Hati figürleriyle derin bir benzerlik taşıyordu. Sköll, Güneş'i (Sól); Hati ise Ay'ı (Máni) kovalar ve onları yediklerinde Ragnarök, yani dünyanın sonu başlardı. Astrophage'in Güneş'in etrafında oluşturduğu Petrova Hattı, bir tür "teknolojik tutulma" (eclipse) yaratıyordu. Tarih boyunca tutulmalar, güneşin devasa yaratıklar tarafından yenilmesi olarak yorumlanmıştı. Astrophage, bu mitolojik canavarların biyolojik bir projeksiyonuydu. Ancak Project Hail Mary'de canavar, aynı zamanda kurtuluşun anahtarıydı. Astrophage'in kütleyi ışığa dönüştürme yeteneği, Hail Mary gemisinin yakıtı oluyordu. Bu durum, "canavarın ehlileştirilmesi" temasını bilimsel bir zemine taşıyordu. İnsanlık, kendisini yok eden şeyi kullanarak bir kurtuluş umudu inşa ediyordu.

Hükümet ajanı Eva Stratt, "yıldız yiyen"i incelemek için Grace ve dünyanın dört bir yanından diğer bilim insanlarını görevlendirmişti. Grace, bu organizmaların elektromanyetik radyasyona karşı geçirimsiz olduğunu ve Venüs'ün karbondioksit atmosferiyle beslendiğini keşfetmişti. Araştırmalar, bu yıldız yiyenlerin aynı zamanda müthiş bir yakıt, tepkisiz bir tahrik sistemi oluşturabileceğini gösteriyordu.

Stratt, tek yönlü bir intihar görevi olan Hail Mary projesini açıklamıştı: Tau Ceti yıldızının neden sönmediğini bulmak ve insanlığı kurtarmak... Hikaye bağlamında Tau Ceti, her yer kururken ayakta kalan o "kurumayan ağaç"tı; etraftaki tüm yıldızlar bu parazit yüzünden enerji kaybedip sönerken, Tau Ceti'nin bir canavar gibi parlamaya devam etmesi bir mucizeydi. Grace'in görevi, bu mucizenin bağışıklık sırrını çözmek ve o formülü ölmekte olan Güneş'e geri getirerek insanlığı kurtarmaktı.

Tau Ceti'nin Petrova hattını izleyen ikili, "Adrian" adlı gezegende astrophage ile beslenen "taumoeba" organizmasını keşfetmişlerdi. Bu keşif, her iki güneş sistemi için de kurtuluştu. Sümer mitolojisindeki İnanna gibi, Grace de bu yolculukta hatıralarını, gururunu ve insan-merkezli dünyasını kapıların dışında bırakmıştı. Ursula K. Le Guin'in elçisi gibi, gerçek anlamaya ancak kendi kategorilerinden vazgeçince ulaşabiliyordu. Ryland Grace'in amnezisi, onun "imposter sendromu" ve korkaklığından arınmasını sağlıyordu. Bu arınma, onun yeniden "saf bilim insanı" kimliğine dönmesine olanak tanıyordu.

Adamın adı Grace — lütuf demekti. Ama içinde bulunduğu gemi Hail Mary: Katoliklerin her şeyi göze aldığında, son nefeste söylediği o çaresiz duaydı. Lütuf, duanın bile ulaşamadığı bir yerde, milyonlarca ışık yılı ötede, kendi zihninin hücre hapsinde asılı kalmış durumdaydı. Sessizliği sadece yaşam destek ünitesinin ritmik sesi bozuyordu.

Ryland Grace, aslında John Milton'ın Kayıp Cennet'indeki o görkemli düşüşün tersine çevrilmiş bir yansımasını yaşıyordu. Lucifer, yanında koca bir orduyla göklerden aşağıya savrulurken; Grace, insanlığın tüm yükünü omuzlarında taşıyarak yerden göğe, mutlak bir yalnızlığın içine fırlatılmıştı. Bu yukarı yönlü sürgün, klasik trajedi anlatılarındaki "düşüş" ve "kayıp" motifini tersyüz ediyordu; zira Grace'in yükü aşağıya değil, milyonlarca ışık yılı uzaklıktaki ıssızlığa doğru, neredeyse anti-Lucifer bir figür olarak yukarı taşınıyordu. Lucifer, cehennemde hüküm sürmeyi cennette hizmet etmeye tercih ederken; Grace, güvenli bir dünyada yaşamayı (korkaklık pahasına bile olsa) yıldızlar arasında tek başına ölmeye tercih ederdi. Bu bağlamda Grace, bir "anti-Lucifer" figürüydü. Onun sürgünü, Augustinusçu anlamda bir "Felix Culpa" (Mutlu Günah) olarak nitelendirilebilirdi; zira bu sürgün olmasaydı, evrensel bir kurtuluş mümkün olmayacaktı. Bu tablo, Grace'in trajedisinin sadece bir kopuş değil, aynı zamanda zorunlu bir "mesihvari" fedakarlık (isteği dışında olsa da) olduğunu vurguluyordu.

Fakat bu sürgün, aslında Augustinusçu anlamda bir Felix Culpa, yani "Mutlu Günah"tı. Adem'in düşüşünün Tanrı'nın planında gizli bir iyilik barındırması gibi; Grace'in yalnızlığı ve omuzlarına binen bu sembolik yük de insanlığın kurtuluşu için zorunlu ama bireysel açıdan trajik bir çaresizliği barındırıyordu. Grace'in trajedisi salt ayrılışta değil; döneceği evin artık var olmayabileceği gerçeğinde gizliydi.

Eğer Grace, Dünya'daki o emniyetli ama rızasız "küçük hayatından" Eva Stratt'ın pragmatik darbesiyle koparılmasaydı; evrenin zifiri karanlığında parlayan o radikal dayanışmanın kapısını asla aralayamayacaktı. Hikâyenin parçalı hafızasında öğrendiğimiz o sert gerçek, kurtuluş anlatısının etik olarak tertemiz bir kahramanlık değil; korku, şiddet ve mecburiyetle örüldüğünü gösteriyordu. Klasik "Kahramanın Sonsuz Yolculuğu" mitini yerle bir etmişti.

Geçmişin tozlu rafları açıldığında görüyorduk ki; Grace aslında gönüllü bir kahraman değildi. Fırlatmadan üç gün önce asıl bilim ekibi bir kazada ölünce, Stratt yerlerine Grace'in geçmesini istemişti. Grace ölmekten korkup reddedince, Stratt onu uyuşturmuş ve zorla Hail Mary'ye bindirmişti. Ve aslında Grace, geri dönüşü olmayan bu yolculuktan korktuğu ve açıkça gitmek istemediği halde, türün hayatta kalması için bayıltılarak gemiye bindirilmiş bir kurbandı. İnsanlığın hayatta kalması için bir "araç" olarak kurban edilen Grace, başlangıçta kendi iradesinden soyutlanmış bir Prometheus figürüydü.

Bu durum, kahramanlığın sadece cesaret ve dehadan ibaret olmadığını; aksine bireysel iradenin "en büyük iyilik" adına feda edildiği utilitarist bir ikilemi de beraberinde getiriyordu. Stratt tarafından rızasının ve özerkliğinin ihlal edilmesi, Grace'i bireysel iradesinden bağımsız bir trajedi figürü hâline getirmişti. Ancak bu rızasız sürgün, bir yok oluş değil; aksine gerçek kurtuluşun ve kendini buluşun zorunlu ön koşuluydu. Ama sonuçta o bir kurbandı. Ryland Grace'in izolasyonu, Neon Genesis Evangelion'daki Shinji Ikari'nin duygusal dünyasıyla çarpıcı benzerlikler sunuyordu. Her iki karakter de kendi iradeleri dışında devasa sistemlerin içine itilmiş, "insanlığın kurtuluşu" için piyon olarak kullanılmıştı. Shinji'nin meşhur "Kaçmamalıyım" (I mustn't run away) düsturu, Grace'in başlangıçta gösterdiği "Kaçmalıyım" (gitmeyi reddetme) tavrının zıttıydı. Ancak her iki karakter de sonunda bir "Öteki" aracılığıyla kendi izolasyonlarından çıkmayı başaracaklardı.

Çünkü hatırlayın: Şeytan bile yalnız gitmemişti. Cehennemi kurarken yanında melekleri, Belzebub'ı, Moloch'u vardı; insan da bu kozmik boşlukta yalnız gidemezdi. Grace ise başlangıçta sadece kendi aklına ve zorla itildiği o yalnızlığa mahkûmdu... ta ki o ses gelene kadar. Fakat anlatının asıl kırılma noktası, bu Sisyphosçu yalnızlığın, Rocky adı verilen dışsal bir iradeyle temas etmesiyle gerçekleşiyordu. Ryland Grace ve Rocky arasındaki ilişki, bilimkurgu tarihindeki en derin ontolojik karşılaşmalardan biridir. Bu bağ, Martin Buber'in "Ben-Sen" (I-Thou) ilişkisi ve Emmanuel Levinas'ın "Öteki'nin Yüzü" felsefesi üzerinden analiz edilebilirdi.

Kamera dış uzaya döndüğünde, Hail Mary'nin yanında altıgen bir siluet beliriyordu: "Ksenonit" adı verilen, metalik bir maddeden yapılmış yabancı bir gemi... Bu karşılaşmayla her şey değişiyordu; çünkü o geminin içinde Rocky vardı.

40 Eridani'den gelen, kaya benzeri, beş bacaklı bu uzaylı; alışık olduğumuz insansı uzaylı şablonlarının çok uzağında, farklı bir beden ve farklı bir dildi; yine de merkezde aynı temel sızı vardı: Kayıp ve merak. Buber'e göre "Ben-O" ilişkisi nesneleştirici ve araçsal iken, "Ben-Sen" ilişkisi karşılıklılık ve varoluşsal bir tanıma içeriyordu. Grace başlangıçta Rocky'yi bir "inceleme nesnesi" (Ben-O) olarak görürken, aralarındaki iletişim derinleştikçe Rocky bir "Sen" haline geliyordu. Rocky'nin iletişimi başlatırken gösterdiği nezaket ve izin isteme tavrı, bu kutsal karşılıklılığın temeliydi. Levinas, etiği "Öteki'nin yüzüyle karşılaşma" üzerinden tanımlıyordu. Yüz, bize sorumluluk yükleyen bir emirdi. Ancak Rocky'nin bir yüzü yoktur; o, ksenonit kabuğu olan taşsı bir varlıktı. Grace'in Rocky'ye duyduğu sorumluluk, Levinas'ın teorisini post-hümanist bir boyuta taşıyordu: Sorumluluk, biyolojik bir benzerlikten değil, ortak bir kırılganlıktan doğuyordu.

Bu kozmik ıssızlıkta Grace, yolunu bulmak için tıpkı Dante gibi bir rehbere muhtaç hale gelmişti. Cehennemin derinliklerinde Dante'nin elinden tutan Vergilius neyse, bu uçsuz bucaksız boşlukta Rocky de Grace için oydu. Dante Alighieri'nin İlahi Komedya'sında her bölüm, yani Cehennem, Araf ve Cennet, "yıldızlar" kelimesiyle son bulur. Ryland Grace'in yolculuğu da bir "Araf" deneyimiydi. O, istese de istemese de kendi korkaklığından arınmak için sarp bir dağı, yani yıldızlar arası mesafeyi tırmanmaktaydı. Bu tırmanışın en ıssız yerinde, yüzyıllar ötesinden, Dante'nin satırlarından gelen o kadim sözler yeniden yankılandı:

"E artık çıktık dışarı, yeniden gördük yıldızları…"

Grace için bu "yıldızları görmek", hem fiziksel bir gerçeklik hem de manevi bir aydınlanmaydı. Dante'nin rehberi Vergilius'un onu cennetin kapısına kadar getirmesi gibi, Grace için bilim onu Rocky'ye kadar getiriyordu. Ancak gerçek selamet, bilimsel bir formül değil, bir sevgi eylemiydi. Ancak Rocky, sadece bir yol gösterici değildi; o, Grace'e "öteki" ile kurulan etik bağın o engebeli dilini öğretiyordu.

Bu soru, sevginin sınırlarını da beraberinde getiriyordu: Biz bir ötekini, ancak ona kendi dilimizde bir isim verdiğimizde mi sevebilirdik? Robinson Crusoe, karşılaştığı adama "Cuma" dediğinde, onu sadece bir isimle değil, kendi takvimine ve mülkiyetine de hapsetmişti; Cuma'nın gerçek kimliği o ismin altında ezilip yok olmuştu. Cuma'nın gerçek adını asla öğrenemedik. Ama Andy Weir'in çok beğenilen romanından Phil Lord ve Christopher Miller tarafından beyazperdeye uyarlanan Project Hail Mary'de, Ryland Grace'in Rocky'si asla bir "Cuma" değildi. Ryland Grace'in uzaylı dostuna "Rocky" ismini vermesi, sömürgeci anlatılardaki isimlendirme eylemlerinden (Crusoe'nun "Cuma"sı gibi) ayrılıyordu. Crusoe, Cuma'ya isim vererek onu kendi sistemine hapsederken; Grace, "Rocky" ismini geçici bir köprü olarak kullanıyordu. Bu, bir tahakküm değil, bir tanıma eylemiydi. İki taraf da birbirinin "gerçek" ismini telaffuz edemese de, seçilen kelimeler/notalar bir sevgi ve saygı nişanesi haline geliyordu. İsimlendirme sürecinde kullanılan matematiksel temel, dilin sadece sosyal bir yapı değil, evrensel bir fiziksel gerçeklik olduğunu kanıtlıyordu. Asal sayılar ve hidrojenin dalga boyu, iki medeniyetin üzerinde buluştuğu ilk "kelimeler"di. Grace için bu isim bir mülkiyet etiketi değil; evrenin zifiri karanlığında birbirine seslenen iki yalnız ruhun, uçurumu aşmak için kurduğu o ilk ve en hayati köprüydü.

Rocky'nin yüzü yoktu; Levinas'ın bahsettiği o savunmasız insani ifadeye sahip değildi. Yine de Grace, onun matematiksel melodisine kendi ruhunu teslim ettiğinde, isimlendirme eylemi bir tahakküm aracı olmaktan çıkıyor, bir kapı aralamaya dönüşüyordu. Bu bağ, Jean-Dominique Bauby'nin felçliyken tek bir göz kırpışıyla kurduğu iletişim gibi, tırnaklarla kazınarak inşa edilmiş bir abide gibiydi. Grace'in Rocky'nin akorlarını çözmesi, aktif ve zorlu bir emekti; her gün yeniden örülen, her yanlış anlaşılmada çatlayan bir inşaydı. Burada Grace, her iletişim çabasında adeta Orfeus'un bakışını kuşanıyordu. Orfeus sevgilisini geri getirmek için arkasına bakmamalıydı ama baktı. Belki de ötekini hissetme özlemindendi... Grace de Rocky'ye her baktığında kendi kesinliklerinden vazgeçme pahasına "Eurydike'sini" kaybetme riskini göze alıyordu. Bu durum, Yaratılış'taki Adem'in isimlendirme eylemi gibiydi: Kontrol etmek için değil, temas kurmak ve ilişkiyi başlatmak için...

Grace ve Rocky arasındaki bağ, Antoine de Saint-Exupéry'nin Küçük Prens eserindeki Tilki ve Prens arasındaki "evcilleştirme" sürecine benziyordu. Tilki için evcilleştirmek, "bağlar kurmak" demektir; o zaman bir tilki binlerce tilkiden biri olmaktan çıkar ve eşsizleşirdi. Grace ve Rocky de birbirlerini "evcilleştirirlerdi". Milyarlarca canlı arasından birbirleri için vazgeçilmez hale gelirlerdi.

"Sözcükler yanılgı kaynağıdır"; bu yüzden Grace ve Rocky, kelimelerin ötesinde, müzik ve fedakarlık üzerinden anlaşırlardı. Rocky'nin Hayret, hayret, hayret ifadesi, Tilki'nin "yürekten gelen bakış"ına karşılık geliyordu.

Rocky'nin yankı algılama, yani ekolokasyon yoluyla gördüğünü anlayan Grace, onun müzikal konuşması için bir makine çeviri sistemi oluşturmuştu. Beatrice'e, yani o nihai selamete giden yol; bireysel bir dehanın kibriyle değil, türler arası bir dostluğun sarp yollarından geçilerek inşa ediliyordu. Terrence Malick'in dediği o iki yol burada çatallanmıştı: Doğa yolu bireysel hayatta kalmaydı; lütuf yolu ise ötekine açılmaktı.

Film, Christopher Nolan'ın Interstellar'ındaki "Dünya'yı gözden çıkarıp sömürgeleştirme" odaklı bakış açısının aksine, Dünya'yı her ne pahasına olursa olsun savunulması gereken bir yuva olarak konumlandırıyordu. Neoliberal çağın "yalnız deha" yalanı, o zifiri karanlıkta çökmüştü. Grace, taumoebaların ksenoniti aşabildiğini ve Rocky'nin yakıtını tükettiğini fark ettiğinde en büyük sınavını veriyordu: Dünya'ya dönmek mi, dostunu kurtarmak mı? Grace, Dostoyevski'nin Alyoşa'sı gibi acıyı taşımayı seçerek ikincisini tercih etmişti. Grace, bir kurban olarak başladığı yolculuğu, bir özne ve dost olarak tamamlamıştı. O, Dünya'ya dönmeyerek Stratt'ın utilitaryan matematiğini reddetmiş ve Dostoyevski'nin Alyoşa'sı gibi "acıyı paylaşmayı" seçmişti. Kurtuluş, tek başına kazanılan bir zafer değil, birlikte kurulan bir evdi.

Kafka'nın Gregor Samsa'sına sırtını dönen ailesinin aksine Grace, o "böceğin" dünyasına girmeye cüret etmişti. Rocky, iletişimi Dr. Grace'in yazılımı aracılığıyla "Hulk-vari" bir dile dönüştürülen, taşsı uzuvlara sahip bir dosttu. Bu post-hümanist zemin, insanın evrendeki merkezi konumunu sarsıyor; Donna Haraway'in "türler arası yoldaşlık" kavramıyla örtüşüyordu.

Grace, soyadını ancak Rocky'nin pençesini tuttuğunda hak etmişti.

Grace ekranda Rocky'ye bakarken "Rocky" ismini yazdığında ise derin bir soru işareti belirmişti. Burada durup düşünmek gerekiyordu: Grace, Rocky'ye isim verdiğinde onu Martin Buber'in bahsettiği o kutsal "Ben-Sen" ilişkisine mi taşıyordu, yoksa Levinas'ın uyardığı gibi onu kendi sistemine hapseden bir fatih gibi mi davranıyordu?

Project Hail Mary, tüm kusurlarına ve teknik problem çözme aşamalarını bazen hızlı montajlarla geçiştirmesine rağmen, bize şunu fısıldıyordu: Cennet, yıldız haritalarında işaretlenmiş bir koordinat değildi; yabancının melodisini kendi diline tercüme etmek için harcanan o yorucu, terli ve kutsal emekti. Gerçek kurtuluş, boşluğa uzattığın elini tutan o "öteki" kadardı; cennet tek başına kazanılmazdı, kazanılacaksa birlikte kazanılırdı. Ve o el tutulmadığı sürece, hiçbir dua ulaşılamayacak kadar uzakta kalacaktı. Project Hail Mary, "yalnız deha" yalanını yerle bir eden bir dayanışma destanıydı. Ryland Grace, isminin hakkını ancak bir "Öteki"nin elini tuttuğunda kazanmıştı. Anlatı bize şunu fısıldar: Cennet, yıldız haritalarında işaretlenmiş bir koordinat değil; yabancının melodisini kendi diline tercüme etmek için harcanan o yorucu, terli ve kutsal emektir.

Grace'in hikayesi, bir kurban olarak başladığı yolculuğu, bir özne ve dost olarak tamamlamasıydı. O, Dünya'ya dönmeyerek Stratt'ın utilitaryan matematiğini reddetmiş ve Dostoyevski'nin Alyoşa'sı gibi "acıyı paylaşmayı" seçmişti.

Kurtuluş, tek başına kazanılan bir zafer değil, birlikte kurulan bir evdi. Ve o el tutulmadığı sürece, asıl büyük yürüyüş başlamadan bitecek; zafer, hep bir adım ötede kalacaktı.

Değerlendirme

9/10

"Yalnız deha yalanını yerle bir eden, dayanışmayı yıldızlara taşıyan bir destan."