Sevgili okuyucu,
1596 yılının Ağustos ayı… Stratford-upon-Avon'da on bir yaşında bir çocuk toprağa veriliyor: "Hamnet Shakespeare." Bu ismi biliyorsun, ama bu sadece bir oyunun adı değil; aynı zamanda bir bedelin adı. Ve dünyanın en büyük yazarı, o bedeli kendi oğlunun adını çalarak ödedi. Dünyanın en tanınan yazarının tek oğlu olan bu çocuk, tarih sayfalarında yalnızca iki kez anılıyor; bir doğduğunda, bir de öldüğünde. Ama dört yıl sonra babası, tarihin en ünlü trajedisini yazıyor ve kahramanına ölü oğlunun adını veriyor. Hamnet… Ya da Hamlet. Aralarında sadece bir harf var. O tek harfin içinde dört yüz yıllık bir uçurum, devasa bir evlat acısı ve sanat tarihinin en sessiz el koymalarından biri yatıyor.
Bir İsmin İki Hayatı
Aslında her şey, 1564 yılında Stratford-upon-Avon kasabasında başladı. William Shakespeare o yıl doğdu. Babası John Shakespeare yerel yönetimde aktif bir zanaatkâr ve tüccardı; annesi Mary Arden daha varlıklı bir aileden geliyordu. 1582'de, henüz 18 yaşındayken kendisinden büyük olan Anne Hathaway ile evlendi. 1585'te ikizleri Hamnet ve Judith dünyaya geldi. Ancak bu tarihten sonra yaklaşık yedi yıl boyunca Shakespeare'in hayatına dair kesin bilgiler yoktur. Bu dönem, onun Londra'ya gidişi ve tiyatro dünyasına adım atışıyla ilişkilendirilir.
William Shakespeare, "Danimarka Prensi Hamlet'in Trajedisi"ni 1599 ile 1602 yılları arasında kaleme aldı. Birçokları tarafından yazarın en iyi çalışması olarak kabul edilen bu oyun, tarihteki en popüler ve etkili hikayelerden biri. Shakespeare'in hayatı hakkında çok az kesin bilgi olsa da, 11 yaşındaki oğlu Hamnet'in 1596'daki ölümü ile bu oyun arasında derin bir duygusal bağ olduğu sıkça tartışılıyor. Bazı yorumlara göre Shakespeare, bu oyunu ve sanatı, gerçek hayatta vedalaşamadığı oğluna veda etmek için bir araç olarak kullandı.
Oyun, Elsinore'un soğuk surlarında, karanlığın içinden fısıldanan o tedirgin soruyla başlıyor: "Kim var orada?" Teknik olarak bir nöbetçinin ağzından dökülse de bu soru, aslında babasının ölümünden aylar sonra evine bir yabancı gibi dönen Hamlet'in —ve belki de bizzat Will'in— kendi içindeki boşluğa haykırışı.
"Keder, yokluğundaki çocuğumun odasını dolduruyor. Onun yatağında yatıyor, benimle yürüyor..." — Shakespeare, King John
Bu satırlar Hamlet'ten değil, evlat acısından hemen sonrasına ait olan King John'dan. Pek çok akademisyen, Shakespeare'in gerçek yasının Hamlet'ten dört yıl önce yazılan bu oyundaki küçük ve sessiz dizelere gömülü olduğuna inanıyor. Belki Shakespeare yasını Hamlet'in görkemine değil, bu dizelere bırakmıştı.
Dil, Ölçü ve Kayıp
Bu dilsel belirsizlik, oyunun sadece atmosferinde değil, Shakespeare'in kendi hayatının trajik kırılmalarında da yankılanıyor. Dil, onun elinde şekil değiştiren bir oyun hamuru gibi. Tıpkı ölen oğlu Hamnet'ten, ölümsüz karakteri Hamlet'e geçişteki o tek harflik "dilsel çatlak" gibi... Bir harfi değiştirmek ya da kaldırmak, bir ismi yas tutulan bir anıdan, dünya edebiyatının en büyük trajedisine dönüştürebilir. Üstelik o dönemde Hamnet ve Hamlet aynı ismin farklı yazımları; birbirinin yerine kullanılabilecek kadar benzer tınılara sahipler.
Aynı çatlak sözcüklerde değil, ölçünün ritminde de hissediliyor. Shakespeare çoğunlukla iambik pentametreyle, on hecelik dengeli bir akışla yazar. Ama bazı dizelerde bu düzen kırılıyor ve fazladan bir hece ortaya çıkıyor. "Feminine ending" olarak adlandırılan bu durumda son hece vurgusuz kalıyor. Dize kapanmak yerine askıda duruyor. Bu dizelerde hissedilen eksiklik, bazı yorumlarda Hamnet Shakespeare'in yarım kalan hayatıyla ilişkilendiriliyor.
Ünlü "To be or not to be" tiradındaki "mortal coil" ifadesindeki "shuffle" (sürüklenmek) kelimesine Arthur Schopenhauer farklı bir yorum getirmiştir. Schopenhauer, bu kelimenin aslında dokuma tezgahındaki bir araç olan "shuttle" (mekik) olabileceğini, böylece hayatın bir bobin üzerindeki iplik gibi yavaş yavaş çözülüp bittiği metaforunun daha tutarlı olacağını öne sürmüştür. Belki de Shakespeare'in oğlunun hayat ipliği, o mekik gibi aniden kopmuştu. Şimdi geriye sadece o soru kalıyor: "Olmak ya da olmamak." Belki de bir babanın, sahneye dökülmüş sessiz yasıydı bu.
Agnes: Sessizlikten Çıkan Ses
Hamnet'in ölüm nedeni kayıtlarda derin bir suskunluğa bürünmüş durumda. 1590'ların ortası Londra'nın en ağır veba salgınlarından birini yaşadığı dönemdi. Hamnet, Stratford'da annesinin yanında can çekişirken Shakespeare Londra'daydı. Gidemedi mi, yoksa gitmedi mi? Kayıtlar bunu söylemiyor.
Shakespeare oğlunun ölümünün ardından sessiz kaldı. Stratford'a döndü. Geride ne bir mektup, ne bir günlük, ne de tek bir satır bıraktı. Dünyanın en büyük yazarı, oğlunun ölümü hakkında tek bir kelime etmedi. Bu sessizlik, dönemin yas deneyimiyle birleştiğinde daha da anlam kazanıyor. Reformasyon, Katolik yas ritüellerini çözmeye başlamış ve insanların yas tutma biçimleri kökten değişmişti. Ortak bir dil yok olduğunda geriye sessizlik kalıyordu. Tiyatro, bu sessizliği görünür kılmanın yolu oldu.
Ta ki 2020 yılına kadar… İrlandalı romancı Maggie O'Farrell, bu kadim sessizliği bozacak sarsıcı bir hamle yaptı. Henüz on altı yaşındayken Hamlet'i okuduğundan beri zihninde bir yankı takılı kalmıştı: Hamnet ile Hamlet arasındaki o ince ses benzerliği. Bu merak onu otuz yılı aşkın süredir takip etti. Sonunda roman yayımlandığında, dünya onu adeta bağrına bastı.
O'Farrell'ın devrimci tercihi, anlatının merkezini Shakespeare'e değil, Agnes'e çevirmekti; tarihin Anne Hathaway olarak bildiği kadına. Roman boyunca Shakespeare'in adı bir kez bile geçmiyor; o sadece "koca," "baba," "Londra'ya giden adam" olarak anılıyor. Böylece kayıp ve yas, bir kadının gözünden görünür hâle geliyor; sessiz kalan öykü, Agnes'in bakışıyla hayata dönüyor.
Chloé Zhao ve Perdedeki Agnes
Chloé Zhao, Nomadland'le Oscar almış, çölde, ışıkta, insanların yüzündeki yalnızlıkta sinema arayan o Chloé Zhao, bu romanı eline aldığında bir şeylerin tıklandığını hissetti. O'Farrell başlangıçta senaryoyu yazmayı reddetmeyi planlamıştı. Ama Zhao'yla aynı masaya oturduğunda vazgeçemedi. Birlikte yazdılar. Agnes rolüne Jessie Buckley, William rolüne Paul Mescal geldi.
Film, Agnes'i ormanla başlatıyor: ağacın altında uyurken, şahinini çağırırken, şifalı otlar toplarken görüyoruz onu. Solmuş kırmızı elbisesi ve dağınık saçlarıyla mitolojik bir figürü andıran Agnes, doğayla ve toprakla iç içe yaşayan, başkalarının göremediklerini gören bir şifacı. Film boyunca Agnes, William'ın elini okuyarak ona hem gelecek hem de ölüm döşeğinde yanında olacak iki çocuğu öngörüyor.
Film vebanın gelişini sembolik bir dille, gölge kukla gösterileriyle anlatıyor ama asıl yürek burkan sahne şu: Virüs önce Judith'e bulaşıyor, Hamnet ise kız kardeşinin yerine kendini feda ediyor. Ona ışığa bakma diyor ve kendisi ışığa bakıyor. Ölümün yanlışlıkla onu değil de Judith'i almasını sağlamak için. Bu sahnede beliren şey sadece ölüm değil; kimin alınacağına dair o ürkütücü belirsizlik. Tıpkı Hamlet'te, Elsinore'un soğuk surlarında karanlığın içinden yükselen o soruda olduğu gibi: "Kim var orada?"
"Bu film, eril ve dişil güçler arasındaki dengesizliği düzeltmeye yönelik Zhao'nun tek bir filmde, aynı anda yaptığı güzel, radikal, tehlikeli bir eylem." — Peter Debruge, Variety
William acısını sanatına döküp Londra'ya kaçarken, Agnes Stratford'da yapayalnız, yas içinde bakım yükünü sırtlıyordu. Erkekler acıyı yazar, kadınlar acıyla yaşar. Bu bir genelleme, evet; ama tarihin bu kısmında o kadar da genelleme değil. Judith Butler "yas tutulabilir hayatlar" kavramından söz ediyor: kimi hayatların kaybı kamusal bir acıya dönüşüyor, kimileri görünmeden geçip gidiyor.
Acı Ne Zaman Sanata Dönüşür?
Acı olmadan büyük sanat mümkün mü sorusu, onun dizelerinde sessizce yankılanıyor. Shakespeare bu soruda yalnız değil. Mary Shelley, Frankenstein'ı yayınladığında henüz yirmi yaşındaydı; elinde kalem tutuyordu ama kalbi, art arda toprağa verdiği iki çocuğunun yasıyla doluydu. Dostoyevski, üç yaşındaki oğlu Alyosha'yı toprağa verdikten hemen sonra Karamazov Kardeşler'i yazdı. Frida Kahlo ise bedenine ve düşüklerine dair acısını tuvalin yüzüne dökerek o kadim dönüşümü yaptı: "Eğer bunu sanat yapmak zorundaysam, o zaman yaparım."
Ama Harvardlı tarihçi James Shapiro, bu noktada o duygusal balonu adeta söndürüyor: "Elimizde hiçbir kanıt yok" diyor. Shapiro'ya göre Shakespeare bu oyunu oğlu öldüğü için sıfırdan yazmadı. Aksine, o dönem Londra sahnelerinde zaten fırtınalar estiren, intikam dolu eski bir oyun taslağı vardı; biz buna bugün "Ur-Hamlet" yani "İlk Hamlet" diyoruz. Yani ona göre isim benzerliği sadece bir tesadüf; biz ise tarihin bu büyük boşluğunu kendi kederimizle dolduruyoruz.
Belki de gerçekten hiçbir bağlantı yok. Ama bu ihtimal bizi neden durdurmuyor? Stephen Greenblatt buna "spekülatif biyografi" diyor; yani kanıtlanamaz ama görmezden de gelinemez. İsimler yan yana geldiğinde, o kelimeler kâğıda döküldüğünde bir şey oluyor. Bir bağın kanıtlanamaz olması onu anlamsız kılmıyor, sadece daha gizemli yapıyor.
Finalde Agnes Globe'da
Maggie O'Farrell'ın dediği gibi: "Yazarlar korkunç insanlardır. Önce sevdirirler, sonra alırlar." Film de tam bunu yapıyor. Küçük Hamnet, babasının tiyatrosunun iskeleti yükselirken onu izliyor. O iskelet sadece bir bina değil; ileride kendi adını taşıyan o devasa anıtın ta kendisi.
Finalde Agnes, Globe'da Hamlet'i izlerken fondaki orman resminde eski hayatlarının yankısını görüyor. Ve bir anda anlıyor: kocası oğlunu unutmamış, sadece adını bir oyuna gömmüş. Sahnede Will, hayalet babayı oynuyor. Baba ile oğul yer değiştirmiş. Canlı olan sahneye girmiş, sahnedeki hayata dönmüş. Ve Will üç kez "elveda" diyor. Bu hem karakterin vedası hem de Will'in Hamnet'e söyleme imkânı bulamadığı vedadır. Agnes onu sahne üzerinde oğlunun hayalini görerek anlıyor ve Hamnet'in ölümünden bu yana ilk kez gülüyor.
Ve bir sahne daha var; çok daha sessiz ve derinden gelen… Will bir noktada Judith'i görüyor. Bir an için onu Hamnet sandığını hissediyoruz, sonra gerçek yüzüne çarpıyor. Bu anlık yer değiştirme, kaybın en sıradan anda nasıl aniden yüzeye çıkabileceğini gösteriyor. Bir ebeveynin zihninde giden çocuk o kadar canlı ki; bazen hayatta kalanı bile "gitmiş olanın" gölgesinde görürsün.
Peki, o Oscar heykeli aslında neyi temsil ediyor? Acı ne zaman bir ürüne dönüşür? Hamnet'in ölümü önce roman oldu, sonra film, ardından bir ödül töreni… Bir çocuğun yası, devasa bir kültürel endüstrinin yakıtına dönüştü. Bunu fark etmek bile yeterince rahatsız edici. Belki de bizi ağlatan sahnenin kendisi değil, dört yüz yıllık o kolektif keder.
İşte tam bu noktada, o meşhur soru yankılanıyor: "Olmak ya da olmamak." Eğer bu monoloğu, dört yıl önce oğlunu toprağa vermiş bir baba yazdıysa; o soru aslında şu anlama gelmez mi? "Sen olmak mı? Yoksa sen olmadan devam etmek mi?"
Hamlet'in son sözleri: "The rest is silence." Geri kalanı sessizlik. Hamnet da o sessizliğe gömüldü. Tarih ona sadece iki satır verdi: doğum ve ölüm. Shakespeare bu cümleyi belki yas için yazdı, belki kendisi için, belki de ikisi için birden. Ama her şeyin ötesinde, o sadece bir isimdi: Hamnet. En ölümsüz eserler, en derin kayıpların toprağında filizlenir. Hamlet'in sahnede devleşmesi için Hamnet'in toprağa inmesi gerekti. Sadece tek bir harf değişti, aradan dört yıl geçti ve dünya o devasa soruyla tanıştı. O sorunun arkasında her zaman bir babanın sessiz vedası duracak.
Belki de en rahatsız edici olan şu: sen şu an bu hikâyeyi okuyarak, dört yüz yıl önce ölmüş bir çocuğun adını yeniden dolaşıma sokuyorsun. Bu bir anma mı, yoksa acının devam eden bir kullanımı mı? On bir yaşında ölen bir çocuğun adının yüzyıllar boyunca sahnelerde yaşaması bir onurlandırma mı, yoksa bir el koyma mı? Bu soruyu bizimle birlikte taşımak istiyorsan, her hafta buradayız.